MG_2234

 

“Mutluluğu karşımızdakinin bize vermesi gereken bir şey gibi düşününce hayal kırıklığımız da büyüyor.

“Ölü bir deniz yıldızıdır mutluluk / O nedensiz mutluluk olsa da olur, olmasa da…” yazmıştı Edip Cansever bir şiirinde… Sahi nedir bu mutluluk dediğimiz şey?
Hayalini kurduğumuz, planladığımız, bir gün, bilinmez bir gelecekte yaşayacağımız bir rüya mı?
Bir gün içine girip ondan sonra artık hep orada yaşayacağımız gizli bir cennet mi?
Elde edilebilecek en iyi şeylere sahip olmak mı?
İstediğimizi yapmamızı, başkalarının sözümüzü dinlemesini sağlayacak güç ve iktidar mı?
Herkesin bizi beğenmesi mi yoksa?
Baş döndürücü bir başarıyla yükselmek mi?
Nereye koyacağımızı bilemediğimiz kadar çok para mı?
Kadınların ya da erkeklerin peşimizden koşması mı?
Alkışlar mı?

Mutluluk fotoğrafları vardır… El ele, güzel bir havada, deniz kenarında yürüyen sevgililer. Neşeli çocukların koşturduğu güzel bir evin bahçesi… Sabah evinden güler yüzlü karısı ve kuyruğunu sallayan köpeği tarafından işe uğurlanan şık giyimli bir adam… Kalabalık bir ailede, güven içinde yaşayan bir çocuğun neşesi… Merdivenlerden gelinliğiyle inerken bütün gözlerin kendisine çevrildiği genç, güzel bir kız… Bebeğini emziren annenin yüzündeki huzur… Bazıları için okyanus kıyısında şezlonga uzanmış küçük şemsiyeli kokteylini yudumlayan bir adam…

Kıskanılan mutluluklar vardır örneğin… Piyangodan büyük ikramiyeyi kazanan adam… Genç yaşta kazanılmış büyük bir şöhretin ışıltısı… Hem alkışları hem parayı toplayan futbolcunun hayatı… Üniversiteyi birincilikle kazanan öğrenci… Uluslararası bir başarıya imza atan doktor…

Pek az kişinin başına gelen şeyler olduğu halde bizim başımıza gelse sahiden mutlu olur muyuz? Ya da o mutluluğu koruyabilir miyiz?

Yaşadığı zamanın değerini bilip yaptığı her şeyin keyfini çıkartmak mıdır mutluluk?

Yoksa başkalarına yardım etmenin, başkalarının mutluluğunu görmenin getirdiği özel bir duygu mudur? Bir şeyler üretmenin, bir şeyler bulmanın, bir şeyler yaratmanın getirdiği tatmin midir? Belki de bir akşam vakti güneş batarken sevdiği insana sarılıp onun kokusunu almak ve böyle bir an yaşadığı için teşekkür etmek midir?

Kimi insan hayatının her anında eksikleri bulur, neden onların eksik olduğunu sorar. O bir anlık mutluluğu bulsa bile neden daha fazlası olmadığını, neden hep sürmediğini sorgular. Mutlu olmak zor mu? Belki… Ama mutsuz olmak çok kolaydır. Değiştiremeyeceğiniz şeylere kafanızı takıp mutsuz olabilirsiniz. Bilmediğiniz bir gelecekte başınıza geleceklere kaygılanıp mutsuz olabilirsiniz. İçinde bulunduğunuz durumu bozacağını düşündüğünüz olasılıkları kurup mutsuz olabilirsiniz. Olmayacak beklentiler, gerçekleşmeyecek hayaller kurarak da mutsuz olabilirsiniz. Sizden çok daha zor koşullarda yaşayan sayısız insanı düşünmek yerine sizden daha iyi koşullardaki az sayıda insanı kıskanarak da mutsuz olabilirsiniz. Sevdiklerinizin güzel yönlerini görmek yerine eleştirerek onları da mutsuz edebilirsiniz. Olumsuzlukların altını çizerek, gereğinden fazla abartarak her ortamı mutsuz kılabilirsiniz… İşinizde geçirdiğiniz saatlerde işinizi ne kadar sevmediğinizi anlatmak yerine severek yapsanız çok daha keyif almaz mısınız?

Geçenlerde, uzun sürmüş kışın ardından ilk güzel bahar gününde bir lokantada oturuyordum. Yanımızdaki masaya bir çift geldi. Adam, manzaranın güzelliğini, havanın ne kadar olağanüstü olduğunu söylerken karşısındaki kız, neden cam kenarında bir masaya oturamadıklarına taktı. Garsonla tartıştı. Biraz sonra da kalkıp gittiler. Sonra yıllar önce ABD’de dinlediğim bir radyo programı geldi aklıma. Sabah erken saatteki programın sunucusu, kabus gibi trafikte işe gidenlere sesleniyordu. Onlara, iki seçenekleri olduğunu söylüyordu. Ya arabanın içinde sinir harbi yaşayarak, yanındaki araçların sürücülerine bağırıp çağıracak ya da trafikte geçeceği kesin olan bu zamanı bir şekilde iyi değerlendireceklerdi… Örneğin, arabada güzel bir müzik dinlemek, bir sesli kitap okumak mümkündü. Gün içinde vakit bulunmayan bazı işleri arabada yapmak olasıydı. Herhangi bir konuda almaya çalıştığınız bir kararla ilgili detaylı düşünmek için bir fırsat olabilirdi örneğin trafikte geçirilen zaman… O günü, işinizi, evinizi, kendinizle ilgili yanlışları, doğruları düşünmek için yalnız kaldığınız bir zamandı aslında… Eğer her sabah ve akşam yoğun trafikte bulunmak zorundaysanız her gün bu duruma yeniden sinirlenmek ve sonrasında da o stresi başkalarına aktarmak yerine kendinize göre böyle bir yol bulmak mümkün diyordu sunucu… O zamanlar gazetede çalışıyordum ve her gün İkitelli’ye gitmek zorundaydım. Programı dinledikten sonra söylenip durmak yerine arabada her sabah ve akşam kendime göre bir program yaparak o saatleri değerlendirmenin yolunu bulmuştum.

İkili ilişkilerde, mutluluk çoğu zaman sürekli bir şey, olması gereken zorunlu bir şey gibi algılanır. Mutluluk büyük bir aşk, tutku, vazgeçememe, saplantılı bir sevgiden çok aslında anlayışlı olmakla ilgili bir şey. Mutluluğu karşımızdakinin bize vermesi gereken bir şey gibi düşününce hayal kırıklığımız da büyüyor. Birinin yapmadıklarını düşünüp üzülmek, söylenmek yerine yaptıklarıyla ilgilenmek mi acaba daha doğru olan? Sürekli kendi yaptıklarımızla karşımızdakinin yaptıklarını karşılaştırıp haklı, haksız hesaplaşmasına girmek yerine herkesin kendi gibi olmasını kabullenmek mi? Özellikle kadınlardan çok duyduğum bir şikayettir, “Ama ben bütün hayatımı ona göre kurdum, hep ben veriyorum, o çok daha rahat ve aldırışsız…” Peki ama istediklerinizi birinin zorla yapması sizi mutlu eder mi gerçekten?

Kürşat Başar
Dönüşüm Konuşmacımız