Hikâyeler yüzyıllardır bilgi aktarımının en etkili ve en eğlenceli yolu oldu. Son dönemdeki keşiflere bakılırsa dahası da var. Kimi bilim insanları ırkımızın varlığını sürdürebilmesini bile hikâyelere bağlıyor. Yakınlaşmayı ve birlik duygusunu güçlendirerek, deneyim paylaşımını sağladıkları için. Hayatta kalma mücadelesiyle geçen bir günün ardından, atalarımız ateşin çevresinde toplanıp, hikâyeler anlatırlardı. Yakılan ocak, insanoğlunun hem karnını, hem de ruhunu doyururdu.

Geçen zaman içinde işin özü değişmedi aslında. İnsan zorluk yaşadığında, yol ayrımlarında ya da çözüm bekleyen konularda, hâlâ hikâyelerden destek alıyor. Hatta hikâye anlatıcılığı hiç olmadığı kadar gözde artık. Herkes kendi hikâyesini yaratmanın ve paylaşmanın peşinde. Buradan bakınca etrafında ilk hikâyenin anlatıldığı o ilk ateşin hiç sönmediği, bilakis zaman içinde daha da büyüdüğü görülüyor.

Virgin Grubu CEO’su Richard Branson’ın dediği gibi; hikâye anlatıcılığı, kamp ateşi kadar eski, bir tweet kadar yeni olmaya devam ediyor.

Hikâyeler neden etkili?

Hikâyecilik sosyal paylaşım çağında yeniden keşfedildi. Bunda sinir bilim alanında elde edilen  bulguların katkısı da büyüktür. Sinir bilim, bir deneyim aktarım metodu olarak hikâyeciliğin insanoğlunun öğrenme biçminin ideal modellemesi olduğunu keşfetti. Endüstri de hikâyeciliğin hemen hemen her kapıyı açabilen duygusal bir anahtar olduğunu.

İnsanlar, çıplak bilgiye ilgi göstermezler, ancak hikâyelerin içine yedirilmiş olan bilgiyi ve bilgeliği kolaylıkla benimseyip, paylaşırlar. Çünkü insanlar canlıdır, hikâyeler de öyle…

Hikâye anlatmak yemek yemek, su içmek kadar doğaldır. Her gün onlarca hikâye anlatırız. Yine de kendimizi veya ürün ve hizmetlerimizi anlatmamız gerektiğinde sıklıkla verilere boğulma yanlışına düşebiliyoruz. 

Öncelikle şu ayrımı yapabiliriz: Veriler yani ham bilgi, bilgisayarlar içindir. İnsanların bir kulağından   girer, diğerinden çıkar.  İnsan beyni bilgiyi deneyimleyebildiği ölçüde işler.

Didaktik bir metni ya da anlatıyı  takip ederken beynin yalnızca  dilden sorumlu alanları aktive olur. Kelimeleri ya da görselleri anlamlandırarak, kendisine aktarılanı tercüme eder. Tabii, dinleyicinin anlamaya istekli  olup, odaklanması halinde. Aksi halde  o an aklı her neredeyse, orada onunla olacaktır.

Bir hikâye dinlerken dilden sorumlu alanların yanı sıra beynin duygulardan, hareketlerden, seslerden hatta kokulardan sorumlu bölgelerinin de aktive olduğunu görüyoruz. Hikâyenin izinden giderken aslında duymadığımız  kokuları alıyor, işitmediğimiz sesleri duyuyor; içinde olmadığımız olaylar dizisini yaşarmış gibi hissedebiliyoruz. Kurgu olduğunu bildiğimiz halde endişeleniyor, duygulanıyor ya da hüzünleniyoruz. Çünkü beyin anlatılanları aynalıyor. Kendi deneyimi haline getiriyor. Bu durum hikâyeyi anlatanla dinleyicisi arasında duygusal bir bağ geliştiriyor.

Ayrıca beynin salgıladığı dopamin hormonu, iyi bir hikâyenin dinleyicisine hediyesidir. Dopamin keyif almamızı sağlar ve yaşadığımız duygusal deneyimin hafızaya kaydedilmesini teşvik eder.  Özetle; hikâyeler organiktir. İçine yedirilen bilgiyi, canlı deneyim halinde sunarlar.

Devamı Hikayelerin Gücü Adına isimli rehberimizde. İsminizi varsa iş yeri veya okulunuzu belirterek, akademi@headlinebpr.com adresine yazarsanız, göndermekten memnun oluruz.