ETİK VE İTİBAR ARASINDAKİ KAYIP HALKA: SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK

Ana Sayfa / ETİK VE İTİBAR ARASINDAKİ KAYIP HALKA: SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK


Küresel hedefler artık iş dünyasının da gündeminde. Türk Girişim ve İş Dünyası Konfederasyonu (TÜRKONFED), Türk Sanayicileri ve İş İnsanları Derneği (TÜSİAD) ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) işbirliğiyle, Ocak 2019’da, ülkemizde kurulan Hedefler İçin İş Dünyası Platformu bu konuda önemli bir gelişme oldu. Birleşmiş Milletler’in sürdürülebilir kalkınma hedeflerinin iş dünyası için anlamını, etik ve itibarla bağlantısını UNDP İletişim Koordinatörü Faik Uyanık’a sorduk:

”Bugün bana etik ve itibarla sürdürülebilirlik arasındaki bağlantıyı sordunuz. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı olarak giderek daha fazla çalıştığımız bir alan bu. Ben İktisat okumuş biriyim. 1990 yılında İktisat okumaya başladığım zaman, “sürdürülebilirlik” diye bir kavram yoktu. “Çevre” kavramı yoktu. Çevre kelimesinin tek bir anlamı vardı, “etrafımız”. Başka bir anlamı yoktu. Dolayısıyla pek çok kavram sıfırdan inşa edildi ve artık hepsinin üzerine ayrı ayrı düşünmemiz gerekiyor. Belki şu ana kadar yaptıklarımız, Bizans içinde meleklerin erkek mi dişi mi olduğunu tartışan bir grup rahibin yaptığına benziyordu. Çünkü aynen Bizans’ta olduğu gibi, hatta ondan daha fazla, şu an içinde yaşadığımız dünya ayağımızın altından kayıp gidiyor. Tartışacağımız asıl meselenin bu olduğu ortaya çıktı. Dolayısıyla etik ve itibar arasındaki o kayıp halkayı yavaş yavaş konuşmaya başlıyor olmamız çok değerli. İtibar derken en başta tabii çok basit ahlaki tutarlılıklara bakmak gerekiyor: Öncelikle ele aldığımız bir şirketin ana vaadi nedir? Bu vaadi zaten yerine getirmesi gerekir, onu cepte var sayıyoruz ki, onun bile çoğu zaman bulunmadığı bir dünyadayız. Temel vaatlerin yerine getirilmediği bir dünyada sürdürülebilirliği konuşuyoruz.

2000 senesinde dünyada liderler oturdular, 15 yıllık bir küresel kalkınma gündemi inşa ettiler: Binyıl Kalkınma Hedefleri. 8 hedef vardı içinde. Açlık ve yoksullukla başlayıp küresel işbirliğine kadar uzanan 8 hedef. 2015 yılının sonunda da, 2030’un sonuna kadar sürecek olan Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri saptandı. Bu yeni gündem ilkine kıyasla daha kapsayıcı bir süreç ile ortaya çıktı. Ayrıca “sürdürülebilirlik” kelimesi bir kez daha, altı çizili olarak vurgulanmış oldu ve gündemimize girdi.

Kureselhedefler.org adresinde,  17 hedefle ilgili detaylı bilgi alabilirsiniz.

Sürdürülebilirlik kavramının içine girdiğimiz zaman öncelikle demografiyi ele almamız gerekiyor. Dünya nüfusu son 60 yılda 3 kat civarında bir artış gösterdi. 7.7 milyara doğru yaklaşıyoruz. Oysa bilinen tarih boyunca, çok eski çağları da dikkate aldığımızda, insanoğlunun nüfusu asla 500 milyonun üzerine çıkmamış. Sanayi devrimine kadar 1 milyar sınırının üzerine çıkmamış olan bir insanoğlu. Yeryüzü aslında kendi olağan dinamikleri içinde bu kadar insanı besleyip doyurabilecek kadar bir kapasiteye sahip. Ancak son 250 yıl içinde kaydedilen ilerlemelerle, sağlık devrimiyle, aşılarla vs. ömrümüzü uzattık, çoğalmaya başladık. Ve bir yandan da sanayi devrimiyle kömür, petrol ve gaz kullanımı çok yüksek seviyelere çıkmış oldu.

Temel değişim burada başlıyor aslında. Çok büyük başarılar elde ettik. Çocuk ölüm oranlarını azalttık. Daha uzun yaşıyoruz. Daha zenginiz. Küresel ekonomi sürekli büyüyor. Çok büyük, çok zengin bir dünyamız var. Bize öğretilen iktisat tanımı, “kıt kaynakların verimli kullanımı”ydı. Çok basit, tek cümlelik tanım buydu. Aslında bu tanım, içinde sürdürülebilirlik göndermesi barındırıyordu. Kıt kaynaklar derken sürdürülebilirliğe bir gönderme vardı ama onun üzerinden çabucak geçilir ve çok fazla durulmazdı. Çünkü dünyadaki kaynaklar neredeyse sınırsız gibiydi. “Kıt” dememize rağmen, kaynakların sonsuz olmadığının bilincinde olmamıza rağmen. Ve o büyüyen zenginliği de doğru düzgün paylaşamadık. Eşitsizlikleri ortaya çıkardık. Batı-Doğu, Güney-Kuzey gibi eksenlere baktığımız zaman zenginliğin paylaşımındaki küresel eşitsizliği harita üzerinde de görüyoruz. Kendi bölgemize, Avrasya bölgesine baktığımız zaman; zenginliğin Türkiye’den başlayarak Doğu Avrupa, biraz Avrupa’nın güneyi, biraz da Avrupa’nın en batısı dışında kalan yerlerde olduğunu görüyoruz.

Türkiye’ye baktığımız zaman da eşitsizlik iller bazında da var. Haneler bazında da var. Ve ele alabileceğimiz her sosyal düzeyde var. Türkiye’nin üç temel kalkınma güçlüğü var: Bölgesel eşitsizlikler bir numara, cinsiyet eşitsizlikleri iki numara, üçüncüsü de buna yeni eklenen bir halka, hızlı gelişmek isteyip bunu çevreyle dengeleyemeyen tüm ülkelerde olduğu gibi, çevresel sürdürülebilirliğin sağlanması ve iklim değişikliğine uyum.

Ben İÜ İktisat Fakültesi’nden Marmara İletişim’e yüksek lisansa geldiğimde, Prof. Melda Cinman ile bir çalışma yapmıştık. İktisat ve iletişimin kesiştiği bir noktayı tez olarak ele almıştım. İktisadi zenginlik, demokrasi ve özgürlük korelasyonu üzerineydi bu çalışma. Acaba zenginlik varsa özgürlük de otomatikman geliyor mu? Haritaları üst üste koyduğunuz zaman, yani zenginlik haritasını basın özgürlüğü haritasıyla üst üste koyduğunuz zaman, büyük ölçüde bir korelasyon var aslında. Afaki bir şekilde bizim tespit ettiğimiz bu olguya rağmen, arada hala birtakım açıklanmaya muhtaç yerler vardı, hala da var. Örneğin Körfez bölgesinde çok zengin ülkeler ve kişi başına düşen yüksek milli gelir karşısında basın özgürlüğünden söz edilememesi. Şimdi ise “post-truth”, yani “hakikat sonrası” dönemde daha da farklı bir durumla karşı karşıyayız. Özgürlük zannettiğimiz şeyle demokrasi zannettiğimiz şey arasında bir çatışma var. İkisi de aslında bizim tanımladığımız idealden çok uzak olan iki gerçeğin çatışması var. Kısacası eşitsizlikler ve haritalar üzerindeki dengesizlikler bizim asıl çalıştığımız konu. Bu tabloyu ortaya koyup sürdürülebilirlik kavramıyla başlayayım ki ondan sonra bunu itibarla bağlayayım istedim.

Kadınların parlamentolardaki temsil oranlarına baktığınız zaman da üç aşağı beş yukarı aynı eşitsizliği görüyorsunuz. Türkiye bu alanda az önce de söylediğim gibi, yumuşak karnı olan bir ülke. Şu an Türkiye’ de Ulusal Parlamentoda kadın oranı yüzde 14, yerel meclislere baktığınız zaman kadınların temsili çok daha az. Şirketlere baktığınız zaman kadının yönetimde temsili biraz daha iyi olmakla beraber, Türkiye’nin daha gitmesi gereken çok yolu var.

İklime geri dönecek olursak. 1750’ler ile beraber kömür, petrol ve gazın yoğun kullanımına bağlı bir değişim var. Atmosferdeki karbondioksit miktarının dünya tarihi boyunca nereden nereye geldiğini bilimsel bir kesinlikle saptayabiliyoruz. Hiç bir zaman atmosferdeki birim partikül miktarı 300’ü geçmemişti. Oysa şu anda 400’ü geçmiş vaziyette. Bu aslında dünyanın sonunu hazırlamaya yeterli. Şu anda frene bassak, pet şişeleri, araba kullanmayı, kömürü, petrolü, gazı artık kullanmıyoruz desek bile dünyanın zaten sonunu hazırlamış vaziyetteyiz.

Özel sektör, bireyler ve biz iletişimciler olarak  bu gidişata  nasıl ”dur” diyebiliriz?

Ama şu anki gibi tüketmeye devam edersek varacağımız yer ne olacak? 2100 yılında 900 partikül, karbondioksit miktarının varacağı nokta. Politikalarımızı bu değişime entegre edersek, yaşam şekli ve davranışlarımızı değiştirirsek varacağımız yer ne? 550. 1,5-2 derece hedefleri vardı ya Paris’te tartışılan. Konu buydu aslında, ölümlerden ölüm beğenmek. Her hâlükârda dünyanın sonu maalesef geliyor. Peki, özel sektör ve bireyler olarak bizlerin bütün bunlarla bağlantımız ne ve bu gidişata birer iletişimci olarak bizler nasıl dur diyebiliriz? En azından şunu yapabiliriz diye düşünüyorum, gölge etmeyebiliriz. “Gölge etme, başka ihsan istemem” çok kıymetli bir laf. Bir şirket, bir değer üretemiyorsa en azından zarar vermesin. Yani gezegene ve insanlara zarar vermeyen şirketleri oluşturmak.  Artık özellikle halkla ilişkiler ya da iletişimcilerin çalıştığı birimlerde yeni ünvanlar doğuyor. Sürdürülebilirlik yöneticileri, sürdürülebilirlik raporlamacıları gibi. Öğrenmemiz gereken şeylerin sayısı arttı, hem iktisat tarafında, hem iletişim tarafında. Çünkü iç içe geçmeye başlıyor artık bütün bunlar.

Türkiye’de özel sektörde bilinçlenme yukarıdan aşağıya doğru ilerliyor bu konuda. Sürdürülebilirlik konusundaki çalışmalar Koç ve Sabancılar’dan başladı ama şimdi talep hiç beklenmedik bir ölçüde arttı. Anadolu’daki KOBİ’lerden sürdürülebilirliği, kalkınma hedeflerini nasıl kendi şirketlerine entegre edebileceklerine dair epeyce sorular alıyoruz. Orada bir kapasite oluşturulmasına ihtiyaç var: Sürdürülebilirlik danışmanlığı diye bir sektör doğuyor artık. Şirketlere bu konuda danışmanlık yapılmalı. Farkındalığın büyük şirketlerden KOBİ’lere geçmesi zaman aldı, bu bir süreçti. Ama şimdi talep çok, yol gösterici az. Demek ki bu alanda uzmanlaşmak için doğru zaman.

Sürdürülebilirlik ile itibarın bağlantısına baktığımızda ise; itibar ve etik yakından ilintili, aslında neredeyse eş anlamlı gibi görünüyor ama etik içermeyen bir itibarın değeri yok. “Etik içermeyen”, gezegene ve insana saygısı olmayan anlamına geliyor. Aradaki farklılaşma da burada kendini gösteriyor. Deklare etsin veya etmesin, herkesin uyması gereken değerler, tutması gereken sözler var. İnsanlara katkı sağlamayan, sağlamadığı gibi gezegene zarar veren şirketler elenecek. Karbondioksit salımları ne kadar? Karbon ayak izi ne kadar? Su ayak izine bakıyor mu? Bunu ölçümlüyor mu? Bunu bize duyuruyor mu? Bütün bunlara artık daha yakından bakmaya başladık.

Ve bunu tedarik süreçlerinin tümünü dikkate alarak yapıyoruz artık. Üzerimizdeki kıyafeti Bangladeş’te bir atölyede üreten işçilerin çalışma koşullarından, cebimizdeki telefonların lityum-iyon bataryalarındaki kobalt madenini çıkartan Afrika’daki çocuk işçilere kadar bizim hayatımız aslında nerelere dokunuyor? Pet şişedeki bir suyu içtiğim zaman bunun enerji verimliliğiyle bağlantısı nedir? Karbon salımıyla bağlantısı nedir? Ve onun mülteci sorunuyla bağlantısı nedir? Bunları düşünmeden ilerlememek gerekiyor.

Peki, sürdürülebilirlik itibarın bir bileşeni mi? Hem evet, hem hayır. Bir kere büyük şirketlerde farkındalık aşaması çoktan davranış değişikliğine dönüşmeye başladı. Ama onlar da örneğin atık yönetiminde ya gerideler, ya da bunu karlılığın bir bileşeni olarak gördükleri için yapıyorlar. Çok büyük bir beyaz eşya firması, eğer eskisini getir yenisini götür kampanyası yapıyorsa, şunu akıl ediyor ya da yapmaya mecbur kalıyor mesela; “ben atık yönetim tesisi açmalıyım.” Aslında o atık yönetim tesisini açmasının arkasındaki motivasyon yine karlılık. Biz şunu söylüyoruz; sürdürülebilirlik ile karlılık bir arada yaşayabilir. Ama aslında bu biraz “sürdürülebilir kalkınma” kavramının kendisi gibi bir oksimoron da içeriyor. Bir kaynak hem sürdürülebilir hem de sürekli gelişen bir olgu olamaz. Bir noktada birinden birinin bitmesi gerekir. Ya kaynak bitecek ya da sizin gelişmeniz duracak. İkisinden biri duracak.

Kurumsal sosyal sorumluluktan, sürdürülebilir iş modeline doğru ilerliyoruz.

Yine de kalkınma çabalarında pragmatizmin bir kıymeti olduğunu düşünüyorum. Aynen KSS’de olduğu gibi. KSS’den “sürdürülebilir iş modeli”ne doğru ilerliyoruz şu anda. Ama KSS’nin de değeri büyük. Bir kaynak bulduğumuzda, yangın neredeyse o kaynakla söndürmenin, yani pragmatik yaklaşmanın kıymetli olduğuna inanıyorum. Dünya büyük bir hızla duvara toslamak üzere olan bir kamyon gibi sona doğru yaklaşırken, bir kaynağın yangını söndürmeye ufacık da olsa bir katkısı varsa, bunun kıymeti olduğunu düşünüyorum.

KSS, 80’lerin sonunda, o döneme özgü liberal rüzgarla beraber ABD üzerinden ülkemize gelen bir kavramdır. Türkçe’ye Kurumsal Sosyal Sorumluluk diye çevirdik ve uyarladık. Türkiye KSS alanında çok iyi ve hızlı yol aldı. Ancak KSS kavramı, kendi içinde bir “suçluluk ifadesi” de barındırıyor sanki, değil mi? Bana hep öyle gelmiştir. Sosyal sorumluluk ne demek? Zaten yaptığınız işin kendisi bir sosyal sorumluluk olmalı, bir ihtiyaca hizmet etmeli. “Ana faaliyetim ile bir ihtiyaca hizmet ediyor muyum, yoksa lükse, aç gözlülüğe mi hizmet ediyorum?”. Bir kere sorgulanması gereken o. Şayet bu aşamayı geçtiysek sorulacak sorular şunlar: Benim üretim süreçlerim nerelere dayanıyor ve ben bu süreçlerde etik ve sahiplenici bir rol üstlenebilmiş miyim, varsa yanlışlarımı düzeltebilmiş miyim? Ondan sonra tartışmaya başlayabiliriz geri kalanları. Kısacası bir hatıra ormanı dikmek, beni kolay kolay aklayamaz.

Kurumsal Sosyal Sorumluluk kavramında böylesi bir suçluluk itirafı olduğunu düşünüyorum. Tarihsel dönemi de zaten yavaş yavaş kapanıyor.

Şu an bir işletme için en önemli soru şu: Bütün bu 17 küresel hedefi, onun altında bulunan 169 alt hedefi, onun da altında bulunan 241 endikatörü ben, kendi faaliyetlerimle, şirketimin faaliyetleriyle, karbon ayak izimle, su ayak izimle, kadın çalışanlarımla, dünyadaki çocuk işçiliğine olan etkimle, kaynaklara olan etkimle olumlu yönde ne kadar değiştirebiliyorum? Dünyadaki ayak izim ne kadar ve bunu iyi yönde nasıl değiştirebilirim? Bakmamız gereken nokta bu.

Immanuel Kant’ın ahlak felsefesine bakınca da aslında aynı noktaya geliyoruz. Tanrı korkusundan mı, yoksa olması gerektiği için mi doğru insan olmalıyız? Yaradandan koktuğumuz için mi yaradılanı seviyoruz, yoksa sevmek içimizden geldiği için mi seviyoruz? Kısacası, talep veya regülasyondan bağımsız olarak, üretim faaliyetlerindeki değişimin de etik bir temeli olması şart.

Tüketim tarafından gelen bir talep var. Bu talep giderek büyüyecek ve kimse artık “sürdürülebilir kalkınma endeks değeri” düşük olan bir şirketten ürün almayacak. Organik pazarlar gibi bazı ufak göstergeler şimdiden başladı zaten. O tarafa doğru bir talep kayması başladı.

Bunun karşısında regülasyonda, devlet tarafında, bir düzenlemeler zinciri birbirini takip edecek. Ama kıymetli olan bence talepte ya da regülasyonda bir engel ortaya çıkmadan önce, bu değişimleri içselleştirebilmek. Çünkü böyle olduğunda “tüketici” yerine “insan” demeye başlayacağız. “Regülasyon” yerine de “doğa” demeye başlayacağız. İnsan ve doğa dengesini kuramayan şirketler itibarlarını kaybetmeye başlayacaklar.

Faik Uyanık, UNDP İletişim Koordinatörü


Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı İletişim Koordinatörü olan Faik Uyanık’ın makalelerini ve katıldığı programlarda yaptığı konuşmaları https://faikuyanik.wordpress.com adresindeki bloğundan da takip edebilirsiniz. Bu yazıyı bloğumuzda yayınlamamıza izin verdiği için teşekkür ederiz.