ArzuZenginGerçek mutluluk halini ilk kez kırklı yaşlarımı sürerken hissettiğimi söylesem size…
Mutluluğun olgunlukla bir ilgisi olmalı. Yirmili yaşlarım “mutlu insan” olmak için yapmam gerektiğini düşündüğüm şeylerin peşinden koşarak geçti.Otuzbeşten sonrası da bu mücadelenin açtığı yaraları iyileştirmeye çalışmakla. Nihayetinde hesapları büyük ölçüde denkleştirmiş biri olarak artık mutlu muyum?

Sıklıkla mutlu hissediyorum, diyebilirim.

İlk olarak mutluluğun beni tanımlayacak bir sıfat olmadığını öğrendim. Mutlu insan diye birşey yok. Mutluluk bir varoluş hali. Elbette bütün haller gibi gelip geçici. Sanırım insan olarak işimiz mümkün olduğunca çok biriktirmek bu anlardan, dakikalardan. Saatlerden diyemeyeceğim çünkü mutlaka araya giren bir gri alan oluyor.

Sonra mutluluğun kovaladıkça kaçan bir ateşböceği olduğunu öğrendim. Mutluluk sadece kendine benzeyene sokuluyor. Dolayısıyla siz ona doğru adım atacaksınız. Tabiatı mutluluğa benzemeyen tercihlerden, alışkanlıklardan, hedeflerden, sözlerden, düşünce ve yaşam kalıplarından vazgeçeceksiniz. Ama insanlardan değil. Çünkü bunun adı arınmak değil kaçmak oluyor.

Hayatın her alanında başarmak güzeldir: İşte, aşkta, yuvada, arkadaşlıklarda, hatta gündelik işlerde; büyük tatmin hissi yaşatır insana… Seviniriz, keyfimiz yerine gelir, hatta bazen coşkudan kalbimiz kanat takar. Ne güzel… Fakat ruh halimiz yaşamakta olduğumuz olayla doğrudan ilintilidir. Etkisi geçtiğinde hatta ufak bir kaygı kırıntısı hissettiğimiz anda hızla düşüşe geçer. Üstelik yaşadığımız coşku ne kadar büyük olursa olsun, içimizdeki kabı doldurmak için yetersizdir sanki.

Gerçek mutluluk diye tarif etmeye çalıştığım varoluş hali ise, damarlarımızdaki kan, içimizdeki nefes gibidir. Hazır olduğunuz anda yükselir, içinizden dışarıya akar; dışarıdan içeriye değil. Bir sebebi olması da gerekmez, her zaman yanı başınızdaki bir nehire girip akmak gibidir. Avusturyalı yazar Hugo von Hofmannsthal bunu, coşku dolu bir yaşamın taşkın selinin insanı bir vazo gibi doldurmasına benzetiyor. Üstelik bu mutluluk hali her zaman sıradan şeylerin arasına karışarak geliyor: Sıradan bir günün, sıradan bir dakikasında, sıradan bir işle uğraşırken veya boş boş otururken ya da dikilirken, hiçbir şeyi çağırmadan, düşünmeden, öylesine… İçinizde kabaran akışa kapılarak yükseldiğinizde -aynı anda ayaklarınız yere sıkı sıkı basarken- yaşama karışıp eridiğinizi hissettiğiniz o anların kalbin yakıtı olduğunu düşünüyorum.

Dolayısıyla insan içinde mutlu olacağı bir yaşam inşaa etmeye çalışmak yerine yaşamaya bakmalı. Bu odak kayması hayatınızda mucizeler yaratabiliyor. Hayat ele avuca sığmayan bir bilmece, onu kontrol edemeyiz, dolayısıyla fazla ciddiye almaya değmez. Ama yaşamak ciddi bir iş.

Satırlarıma son verirken dünya mutluluk gününde mutlu günler dilemeyeceğim size, bu çok saçma olurdu. Onun yerine, sıradan şeyleri, dakikaları, görüntüleri sakın ha es geçmeyin, derim. İşin sırrı da kalp kasını kuvvetlendirmekte.

Arzu Zengin
İletişim Becerileri Eğitmenimiz